Ogrenci Birligi

  • 13/9/2008 - Sosyalizm
  • ...
    sosyalizm,
    yani şu demek ki, dayı kızı,
    sosyalizm,
    senin anlayacağın yani,
    el kapısının yokluğu değil de
    imkansızlığı.
    ekmeğimizde tuz,
    kitabımızda söz,
    ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,
    yahut, başkası yel de,
    sen yaprakmışsın gibi titrememek,
    bunun tersi yahut...
    sosyalizm,
    devirmek dağları elbirliğiyle,
    ama elimizin öz biçimi,
    öz sıcaklığını yitirmeden.
    yahut, mesela,
    sevgilimizin bizden ne şan, ne para,
    vefadan başka bişey beklemeyişi...
    sosyalizm,
    yani yurttaş ödevi sayılması bahtiyarlığın,
    yahut, mesela,
    -bu seni ilgilendirmez henüz-
    esefsiz,
    güvenle,
    emniyetle,
    gölgeli bir bahçeye girer gibi
    girebilmek usulcacık ihtiyarlığa,
    ve hepsinden önemlisi,
    çocukların ama bütün çocukların,
    kırmızı elmalar gibi gülüşü...
    ...

    OKU KARDEŞİM ANLATILAN SENİN HİKAYENDİR.
    KOMÜNİZMİN İLKELERİ


          Soru 1: Komünizm nedir?
          Yanıt: Komünizm, proletaryanın kurtuluş koşullarının öğretisidir.
          Soru 2: Proletarya nedir?
          Yanıt: Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır. Proletarya, yani proleterler sınıfı, tek sözcükle, 19. yüzyılın çalışan sınıfıdır.
          Soru 3: Şu halde proleterler her zaman varolmamışlardır? [sayfa 98]
          Yanıt: Hayır. Yoksul halk ve çalışan sınıflar her zaman varolmuştur,[45] ve bu çalışan sınıflar çoğunlukla yoksuldular. Ama demin sözü edilen koşullar altında yaşayan bu tür yoksullar, bu tür işçiler, yani proleterler her zaman varolmamışlardır, nasıl ki rekabet her zaman serbest ve sınırsız olmamışsa.
          Soru 4: Proletarya nasıl doğdu?
          Yanıt: Proletarya, geçen yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'de ortaya çıkan ve o zamandan bu yana dünyanın bütün uygar ülkelerinde kendini yinelemiş olan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğdu. Bu sanayi devrimine, buhar makinesinin, çeşitli dokuma makinelelerinin, buharlı tezgahın ve daha birçok başka mekanik aygıtların icadı neden oldu. çok pahalı olan ve, bunun sonucu, ancak büyük kapitalistler tarafından satın alınabilen bu makineler, o güne dek varolan tüm üretim biçimini değiştirdi ve makineler işçilerin derme çatma çıkrıklarıyla ve el tezgahlarıyla ürettiklerinden daha ucuz ve daha iyi metalar ürettiği için, eski işçileri safdışı bıraktı. Böylece bu makineler, sanayii tümüyle büyük kapitalistlere teslim etti ve işçilerin sayıca pek az olan mülklerini (aletler, el tezgahları, vb.) değersizleştirdi, öyle ki, kapitalistler çok geçmeden her şeye el attılar ve işçjlere hiç bir şey kalmadı. Fabrika sistemi, bu yolla, giyim eşyaları imalatına girmiş oldu. —Makine ve fabrika sisteminin harekete geçmesinin ardından, fabrika sistemi çok geçmeden öteki sanayi dallarında da, özellikle pamuklu dokuma ve matbaa işlerinde, çanak-çömlek ve madeni eşya sanayiinde kullanılmaya başlandı. Tek tek işçiler arasında giderek daha çok işbölümü oldu, öyle ki, daha önce tüm bir nesneyi yapan işçi, artık onun yalnızca bir kısmını üretiyordu. Bu işbölümü ürünlerin daha hızlı ve dolayısıyla daha ucuza ikmal edilmelerini olanaklı kıldı. Bu, her işçinin eylemini, bir makinenin yalnızca aynı yetkinlikte değil, hatta bundan çok daha iyi bir biçimde yapabildiği çok basit, sürekli yinelenen mekanik bir işleme indirgedi. Bu yolla, sanayiin bütün bu dalları, tıpkı iplikçilik ve dokumacılık gibi, birbiri ardından buhar gücünün, makinenin ve fabrika sisteminin egemenliği altına girdiler. Ama böylece, bunlar, aynı zamanda, tamamıyla büyük kapitalistlerin ellerine geçtiler [sayfa 99] ve buralarda da işçiler bağımsızlığın son kırıntılarını yitirdiler. Yavaş yavaş, gerçek manüfaktürlere ek olarak zanaatlar da, aynı şekilde, giderek daha çok fabrika sisteminin egemenligi altına girdiler, çünkü burada da, maliyetlerden birçok tasarrufların yapilabildiği ve çok yüksek bir işbölümünün olabildiği büyük atelyelerin kurulmasıyla, büyük kapitalistler, küçük zanaatçının yerini giderek daha çok aldı. Böylece şimdi, uygar ülkelerde hemen bütün çalışma dallarının fabnka sistemi altında yürütüldüğü, ve hemen bütün dallarda zanaatın ve manüfaktürün büyük sanayi tarafından safdışı edildiği noktaya ulaşmış bulunuyoruz.— Bunun sonucu olarak, eski orta sınıflar, özellikle küçük zanaat ustaları, giderek daha çok yıkıldılar, işçilerin eski konumları tamamıyla değişti, ve bütün öteki sınıfları yavaş yavaş yutan iki yeni sınıf çıktı ortaya:
          I. Bütün uygar ülkelerde bütün geçim araçlarına ve bu geçim araçlarının üretimi için gerekli hammaddelere ve aletlere (makineler, fabrikalar, vb.) daha şimdiden hemen tamamıyla sahip büyük kapitalistler sınıfı. Bu sınıf, burjuvalar sınıfı, ya da burjuvazidir.
          II. Tamamıyla mülksüz olan ve bu yüzden, emeklerini, karşılığında zorunlu geçim araçları edinmek için burjuvalara satmak zorunda kalanlar sınıfı. Bu sınıfa proleterler sınıfı, ya da proletarya denir.
          Soru 5: Proleterlerin burjuvalara bu emek satışı hangi koşullar altında yer alır?
          Yanıt: Emek herhangi bir başka meta gibi bir metadır, ve fiyatı da herhangi bir başka metaın fiyatını belirleyen aynı yasalar tarafından belirlenir. Büyük sanayiin ya da serbest rekabetin —ki göreceğimiz gibi, ikisi de aynı kapıya çıkar— egemenliği altındaki bir metaın fiyatı, ortalama olarak, her zaman, o metaın üretim maliyetine eşittir. Emeğin fiyatı da, demek ki, aynı şekilde emeğin üretim maliyetine eşittir. Emeğin üretim maliyeti, tamamen, işçinin, kendisini çalışabilir bir durumda tutmak ve işçi sınıfının yok olmasını önlemek için gereksindiği geçim araçları miktarından ibarettir. Demek ki işçi, emeği karşılığında, bu amaç için gerekli olandan daha fazlasını almayacaktır; emeğin fiyatı ya da ücret, geçim için gerekli en düşük, asgari [sayfa 100] [miktar -ç.] olacaktır. İşler bazan kötü, bazan da iyi olduğuna göre, işçi de bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alacaktır, tıpkı fabrika sahibinin kendi metaı karşılığında bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alması gibi. Ama fabrika sahibi nasıl ki işlerin iyi olduğu zaman ile kötü olduğu zaman arasında ortalama olarak kendi metaı için, bu metaın üretim maliyetinden ne daha fazla, ne de daha az alıyorsa, işçi de ortalama olarak bu asgariden ne fazla, ne de az alacaktır. Bütün çalışma dalları ne denli büyük sanayiin eline geçerse, ücretlere ilişkin bu iktisadi yasa da o denli daha sıkı uygulanır.
          Soru 6: Sanayi devriminden önce hangi çalışan sınıflar vardı?
          Yanıt: Çalışan sınıflar, toplumun gelişmesinin farklı aşamalarına bağlı olarak, farklı koşullar içinde yaşarlar ve mülk sahibi ve egemen sınıflar karşısında farklı konumlara sahip bulunurlardı. Antikçağda, çalışan halk, tıpkı birçok geri ülkede ve hatta Birleşik Devletler'in güney kesiminde hâlâ olduğu gibi, sahiplerinin köleleri idiler. Ortaçağda, tıpkı Macaristan'da, Polonya'da ve Rusya'da hâlâ olduğu gibi, toprak sahibi soyluların serfleri idiler. Ortaçağda ve sanayi devrimine dek, kentlerde, bir de küçük-burjuva zanaatçıların hizmetinde çalışan kalfalar vardı, ve manüfaktürün gelişmesiyle birlikte, yavaş yavaş, daha o sıralar, büyükçe kapitalistler tarafından çalıştırılan manüfaktür işçileri ortaya çıktı.
          Soru 7: Proleter köleden hangi bakımdan farklıdır?
          Yanıt: Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini günbegün, saatbesaat satmak zorundadır. Tek bir efendinin mülkü olan bireysel köle, efendisinin çıkarı bunu gerektirdiğinden, ne denli sefil olursa olsun, güvence altına alınmış bir geçime sahiptir; emeği ancak birisi buna gereksinme duyduğu zaman kendisinden satın alınan ve, deyim yerindeyse, tüm burjuvalar sınıfının mülkü olan bireysel proleter ise, güvence altına alınmış bir geçime sahip değildir. Bu geçim ancak tüm proleter sınıf için güvence altına alınmıştır. Köle rekabetin dışındadır, proleter ise onun içindedir ve bunun bütün dalgalanmalarından etkilenir. Köle, uygar toplumun bir üyesi olarak değil, bir şey olarak hesap edilir; [sayfa 101] proleter ise bir kişi olarak, uygar toplumun bir üyesi olarak kabul edilir. Şu halde, köle proleterden daha iyi bir geçime sahip olabilir, ama proleter, toplumun gelişmesinin daha yüksek bir aşamasına mensuptur ve kendisi de köleden daha yüksek bir aşamada bulunur. Köle, kendisini, bütün özel mülkiyet ilişkileri arasından yalnızca kölelik ilişkisini kaldırmakla özgür kılar ve böylelikle ancak o zaman bizzat bir proleter haline gelir; proleter ise kendisini, ancak genel olarak özel mülkiyeti kaldırmakla özgür kılabilir.
          Soru 8: Proleter serften hangi bakımdan farklıdır?
          Yanıt: Serf, ürünün bir bölümünü teslim etme ya da iş yapma karşılığında, bir üretim aletine, bir toprak parçasına ve bunun kullanımına sahiptir. Proleter ise, ürünün bir bölümünü alma karşılığında, bir başka kişiye ait üretim aletleri ile, bu başka kişinin hesabına çalışır. Serf verir, proletere ise verilir. Serfin güvence altına alınmış bir geçimi vardır, proleterin yoktur. Serf rekabetin dışındadır, proleter ise içinde. Serf, kendisini, ya kente kaçarak ve orada bir zanaatçı haline gelerek, ya da toprakbeyine emek ve ürün vermek yerine para vererek ve özgür bir kiracı haline gelerek, ya da kendi feodal beyini kovup kendisi mülk sahibi haline gelerek, kısacası, şu ya da bu biçimde mülk sahibi sınıfa ve rekabete dahil olarak özgür kılar. Proleter ise kendisini, rekabeti, özel mülkiyeti ve her türlü sınıf ayrımını kaldırarak özgür kılar.
          Soru 9: Proleter zanaatçıdan hangi bakımdan farklıdır?[1*]
          Soru 10: Proleter manüfaktür işçisinden hangı bakımdan [sayfa 102] farklıdır?
          Yanıt: 16-18. yüzyıl manüfaktür işçisi, hemen her yerde, hâlâ bir üretim aletine, tezgaha, aile çıkrığına, ve boş zamanlarında işledigi küçük bir miktar toprağa sahipti. Proleter bunlardan hiç birisine sahip değildir. Manlüfaktür işçisi, hemen her zaman, kırsal kesimde ve kendi toprakbeyi ve işvereni ile azçok ataerkil ilişkiler içerisinde yaşar; proleter ise, çoğunlukla büyük kentlerde yaşar ve işvereni ile yalnızca para ilişkisi içerisindedir. Manüfaktür işçisi, büyük sanayi tarafından ataerkil ilişkilerinden kopartılır, hâlâ sahip olduğu mülkünü yitirir ve böylelikle ancak o zaman bizzat bir proleter haline gelir.
          Soru 11: Sanayi devriminin, ve toplumun burjuvalar ve proleterler olarak bölünmesinin ilk sonuçları neler oldu?
          Yanıt: Birincisi, makine emeğinin sonucu sınai ürünlerin fiyatlarının sürekli ucuzlaması yüzünden, el emeğine dayalı eski manüfaktür ya da sanayi sistemi, dünyanın bütün ülkelerinde tamamıyla yıkıldı. Şimdiye dek tarihsel gelişimin azçok dışında kalmış bulunan ve sanayileri şimdiye dek manüfaktüre dayanmış olan bütün yarı-barbar ülkeler, böylece, yalıtılmış durumlarından zorla kopartıldılar. İngilizlerin daha ucuz olan metalarını satın aldılar ve kendi manüfaktür işçilerini yok olmaya terkettiler. Böylece, binlerce yıldır hiç bir ilerleme göstermemiş olan ülkeler, örneğin Hindistan, gittikçe devrimcileştiler, ve artık Çin bile bir devrime doğru ilerliyor. İngiltere'de bugün icat olunan yeni bir makinenin, bir yıl içerisinde, Çin'de milyonlarca işçiyi işsiz bıraktığı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Büyük sanayi, böylece, dünyanın bütün halklarını birbirleriyle ilişki içerisine sokmuş, bütün küçük yerel pazarları dünya pazarına katmış, her yerde uygarlık ve ilerleme için zemin hazırlamış ve uygar ülkelerde olan her şeyin bütün öteki ülkelerde de yankılar uyandırmasına neden olmuştur. Böylece, eğer İngiltere ya da Fransa'da işçiler şu anda kendilerini kurtaracak olsalar, bu, bütün öteki ülkelerde de, bu ülkelerin işçilerine er veya geç kurtuluş getirecek devrimlere yolaçacaktır.
          İkincisi, büyük sanayiin manüfaktürün yerini aldığı her yerde, sanayi devrimi, burjuvaziyi, servetini ve gücünü en yüksek düzeye ulaştırmış ve onu ülkenin en önde gelen [sayfa 103] sınıfı yapmıştır. Sonuç, bunun olduğu her yerde, burjuvazinin, siyasal gücü ele geçirmesi ve o güne kadarki egemen sınıfları —aristokrasiyi, lonca ustalarını (guild-burghers) ve bunların her ikisini de temsil eden mutlak monaşiyi— tasfiye etmesi olmuştur. Burjuvazi, aristokrasinin, soyluluğun gücünü, meşrutalan ya da toprak mülkiyetinin satışı üzerindeki yasağı, ve soyluluğun bütün ayrıcalıklarını kaldırmakla yok etti. Lonca ustalarının (guild-burghers) gücünü ise, bütün lonca ve zanaat ayrıcalıklarını kaldırmakla kırdı. Her ikisinin de yerine serbest rekabeti, yani herkesin istediği her sanayi dalıyla uğraşma hakkına sahip olduğu ve gerekli sermaye yokluğu dışında onu bu uğraşını sürdürmekten hiç bir şeyin alıkoyamadığı bir toplum düzenini koydu. Serbest rekabetin getirilmesi, bu nedenle, toplum üyelerinin bundan böyle ancak sermayelerinin eşit olmaması ölçüsünde eşit olmadıklarının, sermayenin belirleyici güç haline geldiğinin ve, dolayısıyla, kapitalistlerin, burjuvaların, toplumun en önde gelen sınıfı olduklarının resmen ilanı demektir. Ama büyük sanayiin başlaması için serbest rekabet zorunludur, çünkü büyük sanayiin üzerinde büyüyebileceği tek toplum düzeni budur. Soyluluğun ve lonca ustalarının (guild-burghers) toplumsal güçlerini böylece yok etmiş olan burjuvazi, onların siyasal güçlerini de yok etti. Toplumun en önde gelen sınıfı olarak burjuvazi, siyasal alanda da kendisini en önde gelen sınıf ilan etti. Bunu, yasa karşısında burjuva eşitliğine ve serbest rekabetin yasal olarak tanınmasına dayanan, ve Avrupa ülkelerine anayasal monarşi biçiminde girmiş olan temsil sistemini kurmakla yaptı. Bu anayasal monarşiler altında yalnızca belli bir miktarda sermaye sahibi olanlar, yani burjuvalar seçmendirler; bu burjuva seçmenler milletvekillerini seçerler, ve bu burjuva milletvekilleri de, vergileri reddetme hakkı aracılıkıyla bir burjuva hükümet seçerler.
          Üçüncüsü, sanayi devrimi burjuvaziyi ne ölçüde yaratmışsa, aynı ölçüde proletaryayı da yaratmıştır. Burjuvaların zenginleşmeleri oranında proleterler de sayıca artmışlardır. Çünkü proleterler ancak sermaye tarafından istihdam edilebildiklerinden ve sermaye de ancak emek istihdam etmekle arttığından, proletaryanın büyümesi, sermayenin büyümesiyle [sayfa 104] atbaşı gider. Aynı zamanda bu, burjuvaları da, proleterleri de, sanayiin en kârlı bir biçimde işletilebildiği büyük kentlerde yoğunlaştırır, ve büyük yığınları bu bir tek yere yığmakla proleterleri kendi güçlerinin bilincine vardırır. Ayrıca, bu ne denli gelişirse, el emeğini yerinden eden o denli çok makine icat olunur, büyük sanayi, daha önce de söyledigimiz gibi, ücretleri o denli asgariye indirir, ve böylelikle proletaryanın durumunu giderek daha da çekilmez hale getirir. Böylece, bir yanda proletaryanın büyüyen hoşnutsuzluğu, öte yanda büyüyen gücü ile, sanayi devrimi, proletaryanın yapacağı bir toplumsal devrim hazırlar.
          Soru 12: Sanayi devriminin öteki sonuçları neler oldu?
          Yanıt: Buhar makinesi ve öteki makineler ile, büyük sanayi, sınai üretimi kısa bir zamanda ve küçük bir masrafla sınırsız bir ölçüde artırmanın araçlarını yaratmış oldu. Bu üretim kolaylığı ile, büyük sanayiin zorunlu sonucu olan serbest rekabet, çok geçmeden son derece yoğun bir nitelik kazandı; çok sayıda kapitalist, sanayie atıldı, ve çok geçmeden kullanılabilecek olandan daha fazlasi üretilmeye başlandi. Sonuç, imal edilen malların satılamaması ve ticaret bunalımı denen şeyin ortaya çıkması oldu. Fabrikalar durmak zorunda kaldı, fabrika sahipleri iflas etti, ve işçiler ekmek kapılarını yitirdiler. Her yerde büyük bir sefalet vardı. Bir süre sonra fazla ürünler satıldı, fabrikalar gene çalışmaya başladı, ücretler yükseldi ve işler her zamankinden daha bir canlılık kazandı. Ama çok geçmeden gene çok fazla metalar üretildi, bir başka bunalım ortaya çıktı ve bir öncekiyle aynı yolu izledi. Böylece, bu yüzyılın başından beri sanayiin durumu, bolluk dönemleri ile bunalım dönemleri arasında dalgalandı durdu, ve hemen hemen her beş ya da yedi yılda bir, düzenli olarak, benzer bir bunalım meydana geldi,[47] ve her keresinde işçilerde en büyük sefalete, genel devrimci coşkuya ve tüm mevcut sistem içinde en büyük tehlikeye yolaçtı.
          Soru 13: Düzenli olarak yinelenen bu ticaret bunalımlarından ne gibi sonuçlar çıkartılabilir?
          Yanıt: Birincisi, serbest rekabeti gelişmesinin başlangıç, aşamalarında büyük sanayiin kendisi varatmışsa da, şimdi artık, her şeye karşın, serbest rekabete sığmıyor; [sayfa 105] rekabet, ve genel olarak sınai üretimin bireyler tarafından sürdürülmesi, büyük sanayi için kırması gereken ve kıracağı bir ayakbağı haline gelmiştir; büyük sanayi, mevcut temeller üzerinde yürütüldüğü sürece, her keresinde tüm uygarlığı tehdit eden, yalnızca proleterleri sefalete sürüklemekle kalmayıp çok sayıda burjuvaları da yıkan ve her yedi yılda bir tekrarlanan genel bir kargaşalık sayesinde ayakta kalabilir; dolayısıyla ya büyük sanayiin kendisi terkedilmelidir, ki bu kesinlikle olanaksızdır, ya da bu durum, sınai üretimin artık birbirleriyle rekabet eden tek tek fabrika sahipleri tarafından yönetilmeyip, belli bir plan uyarınca ve herkesin gereksinmeleri uyarınca toplumun tümü tarafından yönetildiği, tamamıyla yeni bir toplum örgütlenmesini mutlaka zorunlu kılar.
          İkincisi, büyük sanayi ve onun olanaklı kıldığı üretimin sınırsız genişlemesi, toplumun her üyesinin bütün yeti ve yeteneklerini tam bir özgürlük içerisinde geliştirip kullanabilmesine yetecek miktarda zorunlu yaşam nesnelerinin üretildiği bir toplumsal düzen yaratabilir. Böylece, büyük sanayiin mevcut toplum içerisinde bütün sefaleti ve bütün ticaret bunalımlarını yaratan bu niteliğidir ki, farklı bir toplumsal örgütlenme içerisinde bu aynı sefaleti ve bu feci dalgalanmaları yok edecektir.
          Şu halde, en açık bir biçimde tanıtlanıyor ki:
          1. Bundan böyle, bütün bu hastalıklar, yalnızca, varolan koşullara artık tekabül etmeyen bu toplumsal düzene mal edilecektir;
          2. Bu hastalıkları yeni bir toplumsal düzen sayesinde tamamıyla ortadan kaldırmanın çareleri mevcuttur.
          Soru 14: Bu nasıl bir yeni toplumsal düzen olmalıdır?
          Yanıt: Her şeyden önce, sanayiin işletilmesini ve genel olarak üretimin bütün dallarını, birbirleriyle rekabet eden ayrı ayrı bireylerin ellerinden almak ve bunun yerine, bütün bu üretim dallarının bir tüm olarak toplum tarafından, yani toplumsal bir plan uyarınca ve toplumun bütün üyelerinin katılmalarıyla, toplum yararına işletilmesini sağlamak zorunda olacaktır. Demek ki, rekabeti kaldıracak ve onun yerine birlikteliği koyacaktır. Sanayiin bireyler tarafından işletilmesi zorunlu olarak özel mülkiyet sonucunu verdiğine [sayfa 106] göre, ve rekabet sanayiin tek tek özel sahipler tarafından işletilme biçiminden başka bir şey olmadığına göre, özel mülkiyet, sanayiin bireysel olarak işletilmesinden ve rekabetten ayrılamaz, şu halde, özel mülkiyet de kaldırılmak zorunda olacaktır, ve onun yerine bütün üretim araçlarının ortaklaşa kullanımı ve bütün ürünlerin ortak rıza ile dağıtımı, ya da mülkiyetin ortaklaşalığı denilen şey olacaktır. Özel mülkiyetin kaldırılması, gerçekten de, sanayiin gelişmesini zorunlu olarak izleyen bu tüm toplumsal sistem dönüşümünün en özlü ve en karakteristik özetidir, ve dolayısıyla, bu, haklı olarak, komünistlerin temel istemleri oluyor.
          Soru 15: Şu halde, özel mülkiyetin daha önce kaldırılması olanaklı değildi?
          Yanıt: Hayır. Toplum düzenindeki her değişiklik, mülkiyet biçimlerindeki her devrim, eski mülkiyet ilişkileriyle artık bağdaşmayan yeni üretici güçlerin yaratılmasının zorunlu sonucu olmuştur. Özel mülkiyetin kendisi de bu şekilde doğmuştur. Çünkü özel mülkiyet her zaman varolmamıştır, ama ortaçağın sonlarına doğru, manüfaktür biçimi olarak, ortaya, o sıradaki mevcut feodal ve lonca mülkiyetine tâbi kılınamayan yeni bir üretim biçimi çıktı, eski mülkiyet ilişkilerine sığmayan manüfaktür, yeni bir mülkiyet —özel mülkiyet— biçimi yarattı. Manüfaktür için ve büyük sanayiin gelişiminin birinci aşaması için, özel mülkiyetten başka hiç bir mülkiyet biçimi ve özel mülkiyet üzerine, kurulmuş olandan başka hiç bir toplum düzeni olanaklı değildi. Yalnızca herkese yetecek kadarla kalmayıp, toplumsal sermayenin artması ve üretici güçlerin daha da gelişmesi için bir fazlalık da üretmek olanaklı olmadığı sürece, toplumun üretici güçlerini kullanan bir egemen sınıf ve bir de yoksul ezilen sınıf her zaman olacaktır. Bu sınıfların nasıl oluştuklan üretimin gelişme aşamasına bağlı olacaktır. Tarıma bağlı olen ortaçağda, bey ile serfi buluyoruz: ortaçağın sonlarına doğru, kentlerde, lonca ustasını ve kalfayı ve gündelikçi emekçiyi görüyoruz; 17. yüzyıl, manüfaktürcüye ve manüfaktür işçisine sahiptir; 19. yüzyıl ise büyük fabrika sahibine ve proletere. Açıktır ki, üretici güçler, şimdiye dek, henüz herkes için yeterli miktarda üretebilecek ya da özel mülkiyeti bu üretici güçler için bir ayakbağı, bir engel haline getirecek [sayfa 107] kadar gelişmemişlerdi. Ama birincisi, büyük sanayiin gelişmesinin şimdiye dek duyulmamış ölçekte sermaye ve üretici güç yaratmış olduğu ve bu üretici güçleri kısa bir sürede sınırsız ölçüde artırması çarelerinin varolduğu; ikincisi, bu üretici güçlerin birkaç burjuvanın ellerinde yoğunlaşmış olmasına karşın, geniş halk yığınlarının giderek daha çok proleterler haline geldiği ve bunların durumlarının burjuvaların zenginliklerinin artması ölçüsünde daha da perişanlaştığı ve çekilmez bir hal aldığı; üçüncüsü, kolayca artırılabilecek bu kuvvetli üretici güçlerin, özel mülkiyetin ve burjuvaların boyutlarını toplumsal düzende her an en şiddetli patlamalara yolaçacak kadar aşmış olduğu bugün ise, özel mülkiyetin kaldırılması yalnızca olanaklı hale gelmemiş, hatta mutlak bir zorunluluk olmuştur.
          Soru 16: Özel mülkiyetin kaldırılmasını barışçıl yöntemlerle gerçekleştirmek olanaklı olacak mıdır?
          Yanıt: Bunun olabilmesi istenilen bir şeydir, ve buna karşı direnecek en son kişiler elbette komünistler olurdu. Komünistler, komplonun hiç bir türlüsünün, hiç bir yarar sağlamadığı gibi, hatta zararlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Devrimlerin kasten ve keyfi olarak yapılmadıklarını, bunların her yerde ve her zaman belirli partilerin ve koskoca sınıfların irade ve önderliklerinden tamamıyla bağımsız koşulların zorunlu sonuçları olduklarını çok iyi biliyorlar. Ama, proletaryanın gelişmesinin, hemen her uygar ülkede, zorla bastırıldığını ve komünistlerin muhaliflerinin, böylece, bütün güçleriyle, bir devrime doğru gittiklerini de görüyorlar. Ezilen proletarya, sonuçta bir devrime zorlanacak olursa, biz komünistler, nasıl şimdi sözle yapıyorsak, o zaman fiilen de proleterlerin davasını savunacağız.
          Soru 17: Özel mülkiyeti bir çırpıda kaldırmak olanaklı olacak mıdır?
          Yanıt: Hayır, mülkiyetin ortaklaşalığını kurmak için mevcut üretici güçleri, bir çırpıda gereken ölçüde artırmak ne kadar olanaksızsa, böyle bir şey de o kadar olanaksızdır. Şu halde, nasıl olsa yaklaşan proleter devrim, mevcut toplumu ancak yavaş yavaş değiştirecek ve özel mülkiyeti ancak gerekli miktarda üretim aracı yaratıldığı zaman kaldırabilecektir. [sayfa 108]
          Soru 18: Bu devrim nasıl bir yol izleyecektir?
          Yanıt: Her şeyden önce, bir demokratik yapıyı, ve böylelikle de, dolaysız ya da dolaylı biçimde, proletaryanın siyasal egemenliğini yürürlüğe koyacaktır. Proletaryanın şimdiden halkın çoğunluğunu oluşturduğu İngiltere'de dolaysız olarak. Halkın çoğunluğunun yalnızca proleterlerden değil, henüz yeni yeni proleterleşen ve siyasal çıkarları bakımından proletaryaya gittikçe daha çok bağımlı hale gelen ve bu yüzden de çok geçmeden proletaryanın istemlerine uymak zorunda kalacak olan küçük köylülerden ve kent küçük-burjuvazisinden oluştuğu Fransa ve Almanya'da ise, dolaylı olarak. Bu belki de ikinci bir savaşı gerektirecektir, ama ancak proletaryanın zaferiyle sonuçlanabilecek bir savaşı.
          Özel mülkiyete doğrudan saldıran daha ileri önlemleri gerçekleştirmenin ve proletaryaya geçim araçları sağlamanın bir aracı olarak ivedilikle kullanılmayacak olduktan sonra, demokrasinin proletaryaya hiç bir yararı olmaz. Mevcut koşulların şimdiden zorunlu hale getirdiği bu önlemler arasında başlıcaları şunlardır:
          1. Müterakki vergilendirme, yüksek veraset vergileri, ikinci dereceden akrabaların (erkek kardeşler, yeğenler, vb.) veraset haklarının kaldırılması, zorunlu ikrazlar, vb. yoluyla özel mülkiyetin sınırlandırılması.
          2. Toprak maliklerinin, fabrika sahiplerinin, demiryolu ve gemicilik ayrıcalıklarını ellerinde bulunduranların, kısmen devlet sanayiinin rekabetiyle, kısmen doğrudan ferat tazminatlarıyla yavaş yavaş mülksüzleştirilmeleri.
          3. Bütün mültecilerin ve halkın çoğunluğuna karşı başkaldıran isyancıların mülklerinin zoralımı.
          4. Proleterlerin çalışmasının ya da istihdamının, ulusal mülklerde, ulusal fabrika ve atelyelerde örgütlendirilmesi, böylelikle işçilerin kendi aralarındaki rekabete son verilmesi ve, hâlâ varoldukları sürece, fabrika sahiplerinin devletin ödediği kadar yüksek ücret ödemeye zorlanmaları.
          5. Özel mülkiyet tamamıyla kaldırılıncaya kadar, toplumun tüm üyeleri için eşit çalışma yükümlülüğü. Sanayi ordularının kurulması, özellikle tarım için.
          6. Sermayesi devletin olan bir ulusal banka aracılığı ile kredi ve bankacılık sisteminin devlet elinde merkezileştirilmesi [sayfa 109] ve bütün özel bankaların ve bankerlerin faaliyetlerine son verilmesi.
          7. Ulusun elindeki sermayenin ve işçilerin artması oranında, ulusal fabrikaların, atelyelerin, demiryollarının ve gemilerin artırılması, bütün boş toprakların ekime açılması ve halen ekilen toprakların iyileştirilmesi.
          8. İlk ana bakımına gereksinme duymayacak kadar büyür büyümez, bütün çocukların ulusal kurumlarda ve ulus hesabına eğitilmeleri. Üretimle birleştirilmiş eğitim.
          9. Ulusal mülkler üzerinde, sanayi ile olduğu kadar tarımla da uğraşan yurttaş toplulukları için ortak barınak olarak kullanılmak üzere, büyük sarayların inşaası, ve her ikisinin de tekyanlılıkları ve sakıncaları olmaksızın hem kentsel ve hem de kırsal yaşamın üstünlüklerinin birleştirilmesi.
          10. Sağlığa aykırı ve kötü inşa edilmiş bütün konutların ve mahallelerin yıkılması.
          11. Gayrimeşru ve meşru çocukların miras hakkından eşit olarak yararlandırılmaları.
          12. Bütün ulaşım araçlarının ulusun elinde yoğunlaşması.
          Bütün bu önlemler, elbette ki, bir anda uygulanamazlar. Ama bunlardan herbiri, her zaman, bir ötekini gerektirecektir. Özel mülkiyete karşı ilk köklü saldırıda bir kez bulunuldu mu, proletarya, durumdan daha ileriye gitmek, bütün sermayeyi, bütün tarımı, bütün sanayii, bütün ulaşımı, ve bütün değişimi gittikçe daha çok devletin elinde yoğunlaştırmak zorunda kaldığını görecektir. Bu önlemlerin hepsi de, bu gibi sonuçlara yolaçarlar; ve ülkenin üretici güçlerinin proletaryanın emeği ile çoğaltılması oranında bunlar, gerçekleşebilir hale gelecekler ve merkezileştirici etkilerini geliştireceklerdir. Nihayet, bütün sermaye, bütün üretim ve bütün değişim ulusun ellerinde yoğunlaştığında, özel mülkiyet kendiliğinden ortadan kalkacak, para gereksiz olacak, ve üretim o denli artmış ve insanlar o denli değişmiş olacaklardır ki, eski toplumsal ilişkilerin son biçimleri de yok olabilecektir.
          Soru 19: Bu devrimin yalnızca tek ülkede yer alması olanaklı olacak mıdır? [sayfa 110]
          Yanıt: Hayır. Dünya pazarını yaratmış olan büyük sanayi, yeryüzündeki bütün halkları, ve özellikle de uygar halkları öylesine birbirlerine bağlamıştır ki, her halkın başına gelecekler, bir ötekine bağlıdır. Ayrıca, büyük sanayi bütün uygar ülkelerde toplumsal gelişmeyi öylesine eşitlemiştir ki, bütün bu ülkelerde burjuvazi ve proletarya, toplumun iki belirleyici sınıfı, ve bunlar arasındaki savaşım da, günün temel savaşımı olmuştur. Komünist devrim, bu yüzden, hiç de salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya'da, aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktir.[17] Bu ülkelerin herbirinde devrim, o ülkenin daha gelişkin bir sanayie, daha çok zenginliğe, ve daha hatırı sayılır bir üretici güçler kitlesine sahip olup olmayışına bağlı olarak, daha çabuk ya da daha yavaş gelişecektir. Dolayısıyla, bunu gerçekleştirmek, en yavaş ve en güç Almanya'da, en çabuk ve en kolay da İngiltere'de olacaktır. Bunun dünyanın öteki ülkeleri üzerinde de önemli etkileri olacak ve bunların daha önceki gelişme biçimlerini tamamıyla değiştirecek ve büyük çapta hızlandıracaktır. Bu, dünya çapında bir devrimdir, ve dolayısıyla kapsamı da dünya çapında olacaktır.
          Soru 20: Özel mülkiyetin nihai olarak kaldırılmasının sonuçları neler olacaktır?
          Yanıt: Her şeyden önce, toplumun, hem bütün üretici güçlerin ve haberleşme araçlarının kullanımını ve hem de ürünlerin değişim ve dağıtımını özel kapitalistlerin ellerinden alarak, bunları elde bulunan olanaklara ve tüm toplumun gereksinmelerine uygun düşen bir plan uyarınca yönetmesiyle, büyük sanayiin şu andaki işletilişinin bütün kötü sonuçları ortadan kaldırılmış olacaktır. Bunalımlar son bulacaktır; mevcut toplum sistemi altında aşırı üretim demek olan ve sefaletin bunca büyük bir nedeni olan genişletilmiş üretim, o zaman yeterli bile olmayacak ve çok daha genişletilmek zorunda kalacaktır. Toplumun ivedi gereksinmelerinin ötesindeki aşırı üretim, sefalet yaratmak yerine, herkesin gereksinmelerinin karşılanması demek olacak, yeni gereksinmeler ve aynı zamanda da bunları karşılayacak araçlar yaratacaktır. Bu, yeni ilerlemelerin koşulu ve nedeni [sayfa 111] olacak, ve bu ilerlemeleri, böylelikle, toplum düzeninde şimdiye dek hep olduğu gibi kargaşalığa yolaçmaksızın başaracaktır. Manüfaktür sistemi zamanımızın büyük sanayii ile kıyaslandığında ne denli zavallı kalıyorsa, büyük sanayi de, özel mülkiyetin baskısından bir kez kurtuldu mu, bugünkü gelişme düzeyini o denli zavallı bırakacak bir ölçekte gelişecektir. Sanayiin bu gelişmesi, topluma, herkesin gereksinmelerini karşılamaya yeterli miktarda ürün sağlayacaktır. Aynı şekilde özel mülkiyetin baskısıyla ve topraktaki parçalanmayla kösteklenen tarımda, mevcut iyileştirmelerin uygulamaya konmasından ve bilimsel ilerlemelerden yepyeni bir hız kazanacak ve toplumun emrine bol miktarda ürün sunacaktır. Toplum böylece dağıtımını bütün üyelerinin gereksinmelerini karşılayacak şekilde düzenleyebilmesine yeterli miktarda ürün üretecektir. Toplumun çeşitli karşıt sınıflara bölünmesi, böylelikle, gereksiz hale gelecektir. Yalnızca gereksiz olmakla kalmayacak, bu, yeni toplum düzeni ile bağdaşmayacaktır da. Sınıflar işbölümü yüzünden varoldular, bu işbölümünün bugüne kadarki varlık biçimi tamamıyla yok olacaktır. Çünkü sınai ve tarımsal üretimi tanımlanan düzeye getirmek için, mekanik ve kimyasal araçlar tek başlarına yeterli değildir; bu araçları harekete geçiren insanların yetenekleri de buna tekabül eden bir ölçüde geliştirilmelidir. Nasıl ki geçen yüzyılda köylüler ve manüfaktür işçileri tüm yaşam biçimlerini değiştirmişler ve büyük sanayie sürüklendiklerinde bizzat çok farklı insanlar haline gelmişlerse, üretimin toplumun tamamı tarafından ortak yönetimi ve bunun sonucu üretimin göstereceği yeni gelişme de çok farklı insanları gerektirecek ve aynı zamanda bunları yaratacaktır. Üretimin ortak yönetimi, herbiri tek bir üretim dalına bağlanmış, ona zincirlenmiş, onun tarafından sömürülen, herbiri bütün öteki yetenekleri pahasına yeteneklerinden yalnızca bir tekini geliştirmiş ve toplam üretimin yalnızca bir tek dalını, ya da o dalın dallarından birini bilen bugünün insanları tarafından gerçekleştirilemez. Bugünün sanayii bile, bu gibi insanlardan gittikçe daha az yararlanıyor. Toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı olarak yürütülen sanayi, ayrıca, her yönden gelişmiş, üretim sisteminin tamamını kavrama yeteneğine sahip insanlar [sayfa 112] öngörür. Böylece birini köylü, ötekini ayakkabıcı, bir üçüncüsünü fabrika işçisi, bir dördüncüsünü borsa tellalı yapan —ki makineler bu kimselerin ayaklarını daha şimdiden kaydırmıştır— işbölümü tamamıyla yok olacaktır. Eğitim, genç insanlara üretim sisteminin tamamını baştanbaşa çarçabuk görme olanağını verecek, toplumun gereksinmelerine ya da kendi eğilimlerine göre onların sanayiin bir dalından ötekine geçebilmelerini sağlayacaktır. Dolayısıyla, mevcut işbölümünün bunlardan herbirine zorla kabul ettirdiği bu tek-yanlılıktan onları kurtaracaktır. Toplumun komünistçe örgütlenmesi, böylece, üyelerine, her yönde gelişmiş bulunan yeteneklerini, her yönde kullanma şansını verecektir. Bununla, çeşitli sınıflar zorunlu olarak yok olacaklardir. Şu halde, toplumun komünistçe örgütlenmesi, bir yandan sınıfların varlığı ile bağdaşmaz, öte yandan bu toplumun kurulması da, bu sınıf farklılıklarını yoketmenin araçlarını sağlar.
          Bundan, kent ile köy arasındaki karşıtlığın da, aynı şekilde, yok olacağı sonucu da çıkar. Tarımın ve sanayiin iki farklı sınıf yerine, aynı insanlar tarafından yürütülmesi, zaten, salt maddi nedenlerden ötürü, komünist birlikteliğin temel bir koşuludur. Tarımsal nüfusun kırdaki dağınıklığı ile sınai nüfusun büyük kentlere yığılmasının yanyana bulunması, tarımın ve sanayiin ancak az gelişmişlik aşamasına tekabül eden bir durumdur, kendisini daha şimdiden şiddetle hissettiren bütün daha ileriki gelişmeler için bir engeldir.
          Üretici güçlerin ortak ve planlı olarak işletilmesi amacıyla toplumun bütün üyelerinin genel birlikteliği; üretimin herkesin gereksinmelerini karşılayacak ölçüde genişletilmesi; kimilerinin gereksinmelerinin başkalarının pahasına karşılanması durumunun son bulması; sınıfların ve bunların karşıtlıklarının tamamıyla yok edilmesi; bugüne kadar mevcut olan işbölümünün kaldırılmasıyla, sınai eğitimle, iş alanının değiştirilmesiyle, herkesçe sağlanan zevklerden herkesin yararlanmasıyla, kent ile kırın kaynaşmasıyla toplumun bütün üyelerinin yeteneklerinin her bakımdan gelişmesi — özel mülkiyetin kaldırılmasının temel sonuçları işte bunlardır. [sayfa 113]
          Soru 21: Komünist toplum düzeninin aile üzerindeki etkisi ne olacaktır?
          Yanıt: Bu, cinsiyetler arasındaki ilişkiyi, yalnızca ilgili kişileri ilgilendiren ve toplumun hiç bir müdahale isteminde bulunmayacağı salt özel bir ilişki haline getirecektir. Bunu yapabilecek durumdadir, çünkü özel mülkiyeti kaldırmakta ve çocukları komünal olarak eğitmekte, böylece bugüne kadar mevcut evliliğin ikiz temelini —özel mülkiyet sayesinde kadının kocaya ve çocukların da ana-babaya olan bağımlılığını— yoketmektedir. Ahlak dersi veren darkafalıların kadınların komünist ortaklaşalığına karşı kopardıkları yaygaranın yanıtı da buradadır. Kadınların ortaklaşalığı tümüyle burjuva toplumuna ait bir ilişkidir ve bugün eksiksiz bir biçimde fuhuş ile gerçekleşmektedir. Ama fuhşun kökleri özel mülkiyettedir ve onunla birlikte o da kalkar. Şu halde, komünist örgütlenme, kadınlarda ortaklaşalığı getirmek yerine, ona son verir.
          Soru 22: Komünist örgütlenmenin mevcut milliyetler karşısındaki tutumu ne olacaktır?
          —Kalacak
          Soru 23: Mevcut dinler karşısındaki tutumu ne olacaktır?
          —Kalacak
          Soru 24: Komünistler sosyalistlerden hangi bakımdan farklıdırlar?
          Yanıt: Sosyalist denilenler üç gruba ayrılırlar.
          Birinci grup, büyük sanayi, dünya ticareti ve bunların ikisinin var ettiği burjuva toplumu tarafından yıkılmış, ya da hâlâ gün be gün yıkılmakta olan feodal ve ataerkil toplum [sayfa 114] yanlılarından oluşur. Bugünkü toplumunun hastalıklarından, bu grup, feodal ve ataerkil toplumun yeniden kurulması gerektiği, çünkü onun bu hastalıklardan uzak olduğu sonucunu çıkartıyor. Bu grubun bütün önerileri, doğrudan ya da dolambaçlı olarak, bu hedefe yöneliktir. Proletaryanın sefaleti karşısındaki bütün yakınlık gösterilerine ve yakınmalara karşın, komünistler, bu gerici sosyalistler grubuna şiddetle karşı koyacaklardır, çünkü
          1. bu grup tamamen olanaksız bir şey için uğraşıyor;
          2. bu grup, mutlakiyetçi ya da feodal hükümdarlardan, bürokratlardan, askerlerden ve rahiplerden oluşan maiyetleriyle birlikte aristokrasinin, lonca ustalarının ve manüfaktürcülerin egemenliğini; bugünkü toplumun kusurlarından gerçekten de uzak olan, ama peşinden en azından bir o kadar başka kötülük getiren ve ezilen sınıfların bir komünist örgütlerime yoluyla kurtuluşları için umut dahi vermeyen bir toplumu kurmaya çalışıyor;
          3. proletarya ne zaman devrimci ve komünist olsa, bu grup, proleterlere karşı burjuvaziyle derhal bağlaşıklık kurarak gerçek niyetlerini her zaman açığa vuruyor.
          İkinci grup, bugünkü toplumun ayrılmaz kötülüklerinin onları kendi varlıkları konusunda telaşa düşürdüğü mevcut toplum yandaşlarından oluşur. Bunlar, bu yüzden, mevcut toplumu korumaya, ama ona bağlı olan kötülükleri kaldırmaya çabalarlar. Bu amacı gözönüne alarak, bunlardan bazıları salt hayırsever önlemler; ötekiler ise, toplumu yeniden örgütleme bahanesi altında, mevcut toplumun temellerini, ve dolayısıyla mevcut toplumun kendisini koruyacak tantanalı reform sistemleri önerirler. Komünistler bu burjuva sosyalistlerine karşı da durmadan savaşmak durumunda olacaklardır, çünkü bunlar komünistlerin düşmanları için çalışıyorlar ve komünistlerin yıkmak amacında oldukları toplumu savunuyorlar.
          Nihayet, üçüncü grup, Soru ... 'da sıralanan önlemlerden bir kısmını komünistlerle aynı şekilde, ama komünizme geçişin bir aracı olarak değil de, mevcut toplumun sefaletini kaldırmaya ve kötülüklerini yoketmeye yeterli önlemler [sayfa 115] olarak arzulayan demokratik sosyalistlerden oluşur. Bu demokratik sosyalistler, ya kendi sınıflarının kurtuluş koşulları konusunda henüz yeterince aydınlanmamış proleterlerdir, ya da demokrasi kazanılana ve bunu izleyen sosyalist önlemler gerçekleşene dek proletarya ile birçok bakımlardan aynı çıkarlara sahip olan bir sınıfın, küçük-burjuvazinin üyeleridirler. Eylem anlarında komünistler, bu nedenle, bu demokratik sosyalistlerle bir anlaşmaya varmak ve, bu demokratik sosyalistler egemen burjuvazinin hizmetine girmedikleri ve komünistlere saldırmadıkları sürece, bunlarla genel olarak şimdilik olabildiğince ortak bir politika izlemek durumundadırlar. Açıktır ki, bu ortak eylem, onlarla olan ayrılıkların tartışılmasını dıştalamaz.
          Soru 25: Komünistlerin günümüzün öteki siyasal partileri karşısındaki tutumu nedir?
          Yanıt: Bu tutum ülkeden ülkeye değişir. — Burjuvazinin egemen olduğu İngiltere, Fransa ve Belçika'da, komünistler, çeşitli demokratik partilerle, halen her yerde savundukları sosyalist önlemlerde demokratlar komünistlere ne kadar yaklaşacak olurlarsa, yani bunlar proletaryanın çıkarlarını ne kadar açık ve kesin bir biçimde savunacak ve proletaryaya ne kadar çok dayanacak olurlarsa o kadar büyük olan ortak bir çıkara şimdilik hâlâ sahiptirler. Örneğin İngiltere'de, hepsi de işçi olan çartistler komünistlere, demokratik küçük-burjuvaziden ya da radikal denenlerden çok daha yakındırlar.
          Demokratik bir anayasanın getirilmiş olduğu Amerika'da, komünistler, bu anayasayı burjuvaziye karşı çevirecek ve onu proletaryanın çıkarları doğrultusunda kullanacak olan parti ile, yani ulusal tarım reformcuları ile dava ortaklığı yapmalıdırlar.
          İsviçre'de, hâlâ çok karışık bir parti olmalarına karşın, radikaller, gene de komünistlerin birlikte herhangi bir şey yapabilecekleri tek kimselerdir, ve ayrıca, bu radikaller arasında Vaud ve Cenevre kantonlarında bulunanlar en ileri olanlardır.
          Nihayet, Almanya'da burjuvazi ile mutlak monarşi arasındaki kesin savaşım uzak değildir. Ne var ki komünistler, kendileri ile burjuvazi arasındaki kesin savaşımı burjuvazi [sayfa 116] egemen oluncaya dek hesaba katamayacaklarına göre, kendisini bir an önce devirmek için burjuvazinin bir an önce iktidara gelmesinde ona yardımcı olmak kömünistlerin çıkarınadır. Dolayısıyla komünistler, her zaman, hükümetler karşısında liberal burjuvazinin yanında yer almalı, ama burjuvazinin kuruntularını paylaşmaya, ya da burjuvazinin zaferinin proletaryaya getireceği yararlar konusunda bunların verdikleri sahte güvencelere inanmaya karşı her zaman tetikte olmalıdırlar. Burjuvazinin zaferinin komünistlere sağlayacağı tek yarar şunlar olacaktır: 1. komünistler için kendi ilkelerini savunmayı, tartışmayı ve yaymayı ve böylece proletaryayı sıkıca örülmüş, militan ve örgütlü bir sınıf halinde birleştirmeyi kolaylaştıran çeşitli ödünler, ve 2. mutlakiyetçi hükümetlerin düştüğü gün, sıranın, burjuvalar ile proleterler arasındaki savaşa geleceğinin kesin oluşu. Komünistlerin parti politikası, o günden sonra, burjuvazinin halen egemen olduğu ülkelerdeki ile aynı olacaktır. [sayfa 117]


          Ekim 1847 sonunda yazılmıştır.

          Ayrı olarak, ilk kez,
          1914'de yayınlanmıştır.



    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 13/9/2008 - Kuşadası ÖB: "Göğün fethine çıkan liselileriz"
  • Kuşadası ÖB’liler, İzmir'deki 1 Mayıs’a gidişlerini anlatıyor;

    “Kuşadası ÖB olarak 15 gün öncesinden başlayan çalışmalarımızın meyvesini almaya çok az bir vakit kalmıştı...

    Sabahın 8'inde toplanacağımız yerde, “keşke biraz daha kartpostal satabilseydik de ulaşım ücretini düzeltebilseydik” konuşmaları arasında sivillerin sabahın 7’sinden berı bizi orada beklediğinin farkına vardık. Ama o saatten sonra geri dönuş olamayacağı için devam ettik. Gelecek arkadaşlar tamamlanınca coşkulu bir havayla dolan minibüsümüz hareket etti. Kentin çıkışında bizi durduran polis otoları ve sivil polisler kimliklerimizi toplayıp bizi oyalamaya başladı. 1 saati geçen bir süre orada oyalandıktan sonra taşıtımız herhangi bir bahaneyle elimizden alındı. Ve bizi geri çevirdiler, isimlerimize, okullarımıza, sınıflarımıza kadar sorulan sorulardan sonra... Bu arada; “adam olun öğrenciyiz diyorsunuz öğrencilik yapın” gibi papazlıkların da içinde! Gerı döndük ve arabaya kesilen cezayı biz ödemek zorunda kaldık. Zorla biriktirdiğimiz para da 1/3 oranında düştü. Sonra geri dönduk, acil bir kararlaştırmayla eksilen parayı tekrar bulduk ve otogar yoluyla yola çıktık, gerı dönüş paramız olmamasına rağmen.

    İçeride ve dısarıda hücreleri parçalamaya geliyoruz!
    GÖGÜN FETHİNE ÇIKAN LİSELİLER
    BİZ KAZANACAGIZ! “

    Kuşadası ÖB
    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 22/3/2008 - Genç-sen
  • Genç-Sen Kurucu Genel Kurulu; İki Sendikal Anlayış

    Genç-Sen Kurucu Genel Kurulu; İki Sendikal AnlayışSık kullandığımız bir sözdür: Her sınıf kendi diliyle konuşur, bulunduğu yerden düşünür ve ona göre hareket eder. Genel bir perspektifin ortaya konmasından detay görünen biçimsel önerilere kadar her şey sahibinin sınıfsal bakış açısını yansıtır. Ayrıntılarda çarpışan proletaryanın ideolojisiyle burjuva ideolojilerdir özünde.

    15 Aralık günü yaklaşık 600 kişi ile başlayıp son anında 300′lü sayılara kadar düşen bir katılımla gerçekleştirilen Genç-Sen Kurucu Genel Kurulu da bir ideolojiler çarpışması şeklinde geçti. Yöntemler, öneriler, tüzük maddeleri tartışılırken aslında bakış açısıyla, konumlanışıyla, duruşuyla bir bütün olarak herkes ait olduğu sınıfın ideolojisini ortaya koydu. Bu ayrım en ufak bir tüzük maddesindeki değişiklik önerisinden ilkesel kimi noktalardaki önemli müdehalelere kadar kendisini her konuşmada çok net bir şekilde ortaya koydu.

    Genç-Sen Kurucu Genel Kurulu’nda çok sayıda antidemokratik uygulama, kirli pazarlık ve kaba engelleme çabaları yaşandı. Ancak biz öncelikli olarak işin bu yönlerinde değiliz. Zira 10 Kasım’da gerçekleşen merkezi Genç-Sen toplantısında yaşanan kimi olaylar sonrası “sosyalist, demokrat, devrimci” gibi sıfatları kendilerine layık gören çeşitli grup ve örgütlerin bu sıfatların sorumluluğunu ve ağırlığını taşıyamadıkları gibi dönemsel ve dar örgütsel kimi çıkarları için bu sıfatlarla nasıl da bilinçli olarak ve gönül rahatlığıyla çelişebildiklerini yakından görme şansına sahip olduk. Oportünizmde çıtayı günden güne yükselten bu bloğun geçen süredeki pratik faaliyetlerine de bakarak proleter bir demokrasi anlayışının hakim olacağı bir genel kurulun baştan engelleneceğini de adımız gibi biliyorduk.

    Bizler için bu genel kurulda asıl önemli noktayı belirlenecek tüzükte taban inisiyatifinin önünü kesmeyecek bir düzenleme ve asgari eylem hattının belirlenmesi oluşturuyordu. Kısacası başını DİSK ile birlikte SGD’nin (Sosyalist Gençlik Derneği) çektiği, bir kaçını kenara ayırırsak, hayatta karşılığı, sınıf mücadelesinde atılmış taşı bulunmayan bir yığın gruptan oluşan oportünist bloğun yerellerde mücadele temelinde derinleşecek Genç-Sen faaliyetlerine gölge etmemesini yeterli buluyorduk.

    Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!
    15 Aralık Genç-Sen Kurucu Genel Kurulu’nu doğru kavrayabilmek için Genç-Sen‘in son sürecinde olup bitenlerin özünü bilmekte yarar var. Geçtiğimiz yıl boyunca masa başı tartışmalara sıkışıp alan çalışmalarından uzaklaşmak sendikanın hemen hemen bir yıllık bir kayıp zamanına malolmuş ve bu durum bu dönem başında yapılan toplantılarda mahkum edilmişti. Sendika çalışmalarının önünü açıcı bir öneri olarak BarışaRock’ta ortaya atılan “Öğrenci Hakları Forumu” önerisi ise sonraki süreçte geniş ölçekte mutabakat sağlanarak bir “kurultay” fikrine doğru evrilmişti. Öğrenci sorunlarının, mücadele dinamiklerinin konuşulacağı ve somut alternatifleriyle birlikte karar altına alınacağı geniş kapsamlı bir toplantı olarak kurgulanan kurultay, hem sendikanın kuruluş sürecinde onun programatik temellerini oluşturacak hem de asıl olarak alan dinamikleri üzerinden bir hareket yaratarak örgütlenmesi ölçüsünde anlamlı olacaktı.

    Tarafımızdan yapılan önerilerde kurultaya gidiş sürecinde sendika işleyişini de demokratik taban temsiliyetine dayanacak biçimde yerleştirmek, geniş kitle toplantılarını karar mekanizması olarak görmek anlayışı temel alındı. Gerçek bir mücadele örgütünün ancak bu şekilde kurulabileceği bilinciyle hareket ettik. İstanbul‘da alan temsiliyetine dayanmayan, meşruiyeti gayet sorgulanır durumda olan masa başı toplantılarından genele dair karar almaya en başından itibaren itiraz ettik ve kurultayın mutlaka tüm illerden arkadaşlarımızla beraber örgütlenmesi gerektiğini savunarak bir merkezi toplantı önerdik. 10 Kasım merkezi toplantısının ilk ortaya atılışı bu şekilde oldu.

    Kurultay fikrinin ortaya atılmasının ardından gelişen süreçte İstanbul’da “işleyişimiz yok, karar alamıyoruz” argümanıyla ortaya çıkan bir grup, sendikanın hemen yasal kuruluşunun başlaması gerektiğini bunun için de bir tüzüğe ihtiyaç olduğunu öne sürerek Aralık ayında bir Kurucu Genel Kurul önerisi getirdi. Başını SGD‘nin çektiği ve içinde reformistinden troçkistine bir yığın grubun şekilsiz ittifakı olan bu oportünist bloğun önerisi, başından beri “tabelayı asalım, insanlar gelir” yaklaşımındaki İstanbul bileşimi tarafından hızla benimsendi. Biz, tüzük fikrine ilkesel anlamda karşı çıkmamakla beraber Genç-Sen‘in gidişatında öncelikli ihtiyacın bu derece tali bir yerden konmaması gerektiğini, asıl ihtiyaç olanın kuruluş sürecinde yaratılacak hareket olduğunu ve kafalarımızı buraya yormamız gerektiğini ifade ettik. İstanbul‘da asıl olarak anlayışlar çatışması olarak yaşanan tartışmalar bir yere bağlanmazken ve üzerine 6 Kasım’da Genç-Sen’i hareketsizliğe sürükleyen pankart tartışmaları da binmişken öncesinde bambaşka bir içerikle kurgulanan 10 Kasım merkezi toplantısı önümüze “Kurucu Genel Kurul’un tarihini ve içeriğini belirleme” toplantısı olarak geliverdi!

    10 Kasım toplantısında ise Genç-Sen içindeki ideolojik farklılıklara dayalı olan ayrımlar iyice belirginleşti. Sendikanın devrimci bir temelde kitle hareketini yaratarak ve onun içinde şekil almasını isteyenlerle “tabelacı, oldu-bitticiler” olarak net bir şekilde ayrışıldı. Bu toplantıda tüm itiraz ve müdehalelerimize rağmen, bir ay gibi kısa bir sürede, hiçbir alanın konuyu gündem dahi yapamayacağı (ki genel kurulda bu net bir şekilde görülmüştür), kısaca siyasetlerin kendi arasında kitlelerden kopuk olarak ve dar grup pazarlıkları ile belirleyeceği tüzük ve kimi önergelere “bir şekilde” toplanmış kitlenin el kaldırıp indirmek şeklindeki bir rolünün olabileceği Kurucu Genel Kurul kararı alınmıştır. Kısacası bu yaklaşımla genel kurul katılımcılarının dahi katkı ve eleştiri sunma hakları gasp edilmiştir.
    Buna yangından mal kaçırmak denir. Bu sendikal şark kurnazlarının gençlik hareketini yükseltmek gibi bir amacı pratikte olmadığı gibi demokrasiciliği de berbat bir tiyatro oyununu andırmaktadır. Her sınıf kendi meşrebince politika yapar ne de olsa…

    Genel Kurul… Genel Kurul…
    Gelen Kurul hazırlık çalışmaları ve burada oportünist bloğun performansı başlı başına bir (belki de birkaç) yazının konusudur. Burada girmemeyi tercih etsek de, özellikle mali komisyonda bizim de bileşen olmamıza rağmen illerden gelecek arkadaşların siyasal tercihlerine göre nasıl ayrımlara mazur kaldığını görmek ve bundan medet umanların acziyetini anlamak öğretici bir deneyimdi.

    Genel Kurul'a gelirken iki gün olarak planlanan toplantının “yer ayarlanamamasından(!)” dolayı tek güne çekilmesi ve önceden pazarlıkla belirlenmiş divanın salonun oyuna ciddiyetli bir şekilde sunulmasından dahi imtina edilmesinden ‘oldu-bitti’ tarzı bir genel kurulun planlandığını çıkarabiliyorduk. “El çabukluğu marifet.” düsturunu şiar edinmiş olan (demokrasiden)bağımsız divanın ilk bölümlerdeki tavrı daha özenli müdahaleler iken bölümler ilerledikçe görüntüdeki tarafsızlığını dahi kaybetti. Daha ilk konuşmalar ve oylamalardan itibaren salon içinde iki farklı sendikal anlayış kendisini net bir şekilde ortaya koydu. Tüzük konusundaki tüm önerilerimiz dikkatle incelenirse, bütününde demokrasinin dolaysızca işletlebilmesi, taban inisiyatifinin dolaysızca önünün açılması ve sendika üyesi arkadaşlarımızın iradesinin bir avuç kişide toplanmasının önünün kapatılması amaçlanıyordu. Gazetelere, televizyonlara ultra demokratik, başkansız sendika diye demeçler veren anlayış, tüzükte Merkez Yürütme Kurulu’na tüm sendikayı bağlayacak kararları salt çoğunlukla toplanacak ve salt çoğunlukla karar verecek bir organın inisiyatifine bırakıyordu. Yani daha anlaşılır bir ifade ile 13 kişilik MYK 7 kişiyle toplanabilir ve sadece 4 oyla sendikanın tüm işleyişine dair yönetmelikler çıkarabilir! Bu sendikanın iradesine ipotek koymaktır. İşte demokrasi işte üzerinde ortaklaştıkları tüzük!

    Oportünist bloğun özellikle anadil önergesindeki tutumu da ibret vericidir. Anadil talebinin tüzükte yer almamasını olumsuz Eğitim Sen örneği ile gerekçelendiren ve yasal olanaklara sırtını dayamaya çalışan başta SGD olmak üzere oportünist blok, anadil talebinin tüzükte yeralmasına karşı oy kullandıkları gibi salonun iradesi ile tüzüğe anadil talebinin eklenmesi esnasında atılan “Yaşasın halkların kardeşliği/Biji Bıratiya Gelan” sloganlarına da katılmadılar!!!* Bu ibret verici örnek, eğik düzleme girildiğinde, burjuvazinin kulvarında koşulduğunda, söz konusu da çıkarlar olunca hangi temel ilkelerin teferruat olabileceğini de bizlere bir kez daha gösterdi.

    Tüzük konusundaki önemli bulduğumuz bir diğer değişiklik önerisi de MYK’nın yalnızca İstanbul ve Ankara üzerinden büyük oranda alan temsiliyeti olmayan ve pazarlık usulu belirlenmiş kişilerden oluşmasının önüne geçecek olan, bölgesel temsile dayalı ve bunu zorunlu tutan “MYK’da bölge kotası” önerisiydi. Bu önerimiz kolayca tahmin edilebilecek sebeplerden ötürü reddedildi. Keza liselilerin örgütlenmesi konusunda da “örgütlensin ama hiçbir kurulda temsil edilmesin” gibi samimiyetsiz bir yaklaşıma şiddetle karşı çıktık. “Fasulyeden” üyeliği kabul etmeyen liseli arkadaşlarımıza söz hakkı dahi vermemeye çalışan ve bunu başaramayan divan, kendisini bu andan itibaren tamamen teşhir etmiş oldu. Liseli gençliğin dinamizmini ve öfkesini salona taşıyan, sürece “tüzüklerin efendileri”nden kat kat daha fazla emek veren Muğla ve Adana’dan devrimci sendikal çizginin savunucusu liseli arkadaşlarımız tüm engellemelere rağmen sözlerini salona duyurdular. Blok içinden bir grubun, alanlara doğru bir karşılığı olmayan, mavi boncuk kabilinden MYK’da bir liseli olsun önergesini ise tartışmaksızın reddettik.

    Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak zihniyeti ve sınıfsal ayrımları ortaya koyması açısından şimdilik bu kadarını yeterli buluyoruz.

    Tüzük tartışmalarının 'şimdilik' sonlandırılıp ara verilmesi ise iki farklı anlayışın kendisini pratikte ortaya koymasının da bir vesilesi oldu. Oportünist blok önerge, liste konularında siyaset pazarlığı yaparken devrimci sendikal çizgiyi savunan arkadaşlarımızın öncülüğüyle salonda bulunan polis ve jandarma “Katil işkenceci polis üniversiteden defol!”, “Katil jandarma üniversiteden defol!” sloganlarıyla kovuluyordu! Kağıt üzerinde, masa başında pazarlıklar kızışırken hayat da kendi hükmünü yürütüyordu.

    MYK seçimi, tabanlar, tepeler...
    MYK seçiminde ve tüzük tartışmalarında genel tavrımız, her ne kadar genel kurulu ve bu oluşumu erken bulsak da temel noktaların ileriye dönük engel teşkil etmesinin ve tabandaki çalışmalarımızın bürokratik metinlerle önünün kesilmesini engellemek olarak özetlenebilir. Sendikanın mevcut durumu ve kitlelere henüz malolamaması yaşadığı işleyişsel sorunların temelini oluşturmaktadır ve bu durum değişmeden sorunlar da çö-zü-le-me-ye-cek-tir. Ancak gelinen günde bir Genel Kurul gerçeği var ise bizler bunun önüne geçememişsek bu genel kuruldan ileriye doğru en umut verici tablo ile gitmek esastır.

    Birleşik, kitlesel, militan bir öğrenci hareketi/örgütü yaratmak hedefiyle yürüttüğümüz sendika çalışmamız oportünist blokların boğamayacağı bir derinlik, iç tutarlılık ve devrimci proleter bir sağlamlık taşımaktadır. Bizler bu süreçlerin hiç bir noktasında siyasetler temelinde bir pazarlığa girişmedik ve bundan sonra da girişmeyeceğiz. Ancak anlayış temelinde ve devrimci sendikal bir hatta ortaklaşabileceğimiz kişi ve gençlik örgütleriyle ortak tavır almayı da önemsiyoruz. Oportünist bloğa karşı ortak liste çıkardığımız arkadaşlara da, seçime 15 dakika kala “sizden iki bizden iki bu işi bağlayalım” önerisiyle gelen sendikal anlayışımız ve ideolojik hattımız itibarı ile ortaklaşmamızın mümkün olmadığı ve elbetteki reddetiğimiz blok içindeki arkadaşlara da aynı mantıkla yaklaştık. Bizleri kimse kirli pazarlıkların içerisinde göremeyecek!

    MYK seçimine gelindiğinde adayların konuşma yapmamasını dayatan divana tepkimiz net ve sert oldu. Kimin kimi neden seçtiğini bilmediği fiilen blok listeye dönen antidemokratik bir dayatma olarak önümüze gelen bu anlayışla elbetteki uzlaşmadık. Kürsüye çıkan ilk arkadaşımız daha önce çıkan adaylardan farklı olarak gün boyu oynanan kirli oyunu ve bunu oluşturan zihniyeti teşhir etti. Tüm tezgahları gözler önüne serilen oportünist blok mahalle ağzı ve tavırlarıyla arkadaşımızı engellemeye çalıştı hatta üzerine yürümeye dahi yeltendi. Artık oradaki tablo günün sonunda gerek temsiliyet bakımından, gerek niyetler bakımından gün gibi meydana çıkmıştı. İki sınıf ideolojisi karşı karşıya gelmiş, sınıfsal bir çarpışma yaşanmıştı. Salondaki örgütsüz arkadaşların bir çoğunun hatta oportünist bloktaki siyasetlerde örgütlü olduğu halde bizden yana tavır alanların olması ise ne kadar doğru bir hatta ilerlediğimizin somut göstergeleriydi.

    MYK adayı 3 arkadaşımızın konuşmaları da çeşitli tahrikler ve engellemelere rağmen hem mevcut tablonun teşhirini yapan hem de salona birleşik, kitlesel, militan bir öğrenci sendikasını devrimci bir temelde örgütleyeceğimizin sözünü veren bir içerikteydi. “MYK bizler için sendikanın temel organı değildir. Bu biçim ve içerikte gerçekleştirilen seçim de MYK da meşru değidir. Sendika tabandan, geniş kitlelerle birlikte kurulacak/inşa edilecektir. Yüzümüz deri koltuklara değil kitle hareketine dönüktür.” denilerek sloganlar haykırıldı.

    Gençlik hareketinden kopuk, koltuk sevdalısı, oportünist blok temsilcilerinin kirece dönmüş yüzlerine coşkulu sloganlarımızı haykırarak devrimci dostlarımızla birlikte seçime katılmaksızın salonu terk ettik. Yarı yarıya boşalan salonda maskeleri düşmüş oportünist blok tiyatrosuna devam ediyordu.

    Yaşam ağacına…
    Öğrenci sendikası çalışmasına başladığımız 2005 yılından itibaren öğrenci sendikası konusundaki temel politik öngörülerimizin hemen hepsini hayat doğruladı. Ancak politik olanı pratikleştirmekte yaşadığımız sıkıntılar öğrenci sendikasının devrimci bir temelde şu güne dek kurulamamasının önündeki engeli oluşturuyordu. Özeleştirel bu yaklaşımımıza rağmen bu alanda atılan taşların çok büyük bir çoğunluğunun tarafımızdan atıldığını görüyor ve bununla yetinmiyoruz. Bu politikanın en geniş kesimlerce tartışılarak benimsenmesi ve sahiplenilmesi sağlanmadan kısmi başarılarla yetinmek niyetinde de değiliz. Özellikle birleşik, kitlesel militan bir öğrenci hareketinin yaratılmasında samimi olarak çaba harcadıklarını düşündüğümüz kimi gençlik örgütlülüklerinin bu politikayı sahiplenmekte oldukça tutuk ve tutucu davrandıklarını da düşünüyoruz. Bu anlayışların, sendika sürecinde içerden dönüştürücülüğe dair bir çaba harcamayıp dışarıdan gözleme/eleştirme temelindeki varlıkları aynı zamanda sürecin yavaş, bazen de oportünist bloğun elini güçlendirici temelde işlemesine sebep olduğunu genel kurul vesilesi ile bir kez daha gördüklerini düşünüyoruz. Süreç sorumluluk alarak taşın altına elimizi koyarak alanlarda mücadele temelinde bir hareket yaratarak aşılabilir.

    Genç-Sen çalışmamız bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da artan bir yaygınlık ve derinlikle tüm alanlarda sürecektir. Devrimci bir öğrenci sendikasını yaratmak için liselerimizden, üniversitelerimizden, dershanelerimizden mücadelenin soluğuyla haziran ayındaki genel kurula yürüyoruz!

    * Bu noktada siyasetlerin içerisinde slogana katılan ve önergeye oy veren samimi unsurları elbetteki tenzih ediyoruz. Burada dikkate aldığımız sözkonusu siyasetin genel tavrıdır.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 22/3/2008 - Üniversite ?
  • "Üniversite neyinize?"

    AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Gül'ün YÖK başkanlığına atadığı Prof. Yusuf Ziya Özcan, yüksek öğretim sisteminde neoliberal taarruzda vites büyütme görevine hızlı başladı.

    YÖK Başkanı Özcan, YÖK'ün kurduğu Ulusal Öğrenci Konseyi Genel Kurulu'nu üniversitelerin özelleştirilmesini hızlandırma platformuna dönüştürdü. Genel Kurul sonrası “öğrencilerle sohbet” mizanseninde, bir öğrenciye sordurulan “Herkes üniversite mezunu olmalı mı?” türünden çanak soruya, “Hayır, olmamalı...” yanıtı veren Özcan, şöyle devam etti:
    Okullar bedava. Hiçbir yerde görülmemiştir. Şunu yapmak istiyoruz: Üniversiteleri paralı yapalım, ihtiyacı olana burs verelim. Hiç olmazsa üniversiteler ayağının üzerinde dursun. Sonra, insanlar çalışınca bu parayı geri ödesin. Aynı Kredi ve Yurtlar Kurumu'ndan alınan kredi gibi. İsteyene 8 - 10 bin YTL kredi versek, sonra bunu bize geri ödese. Neyse borcu... ABD'de olduğu gibi, mezuniyetten sonra ödesin. Bunun ideali, hiç kimseyi üniversiteye taşımamak. Sadece belli sayıda insanı taşımak. Diğerlerini, yüksek teknik okullara ve yüksek meslek yüksekokullarına yönlendirmek. Ara elemana ihtiyaç var. İstihdam sorunu çözülür.
    İşte size YÖK'ün yeni “ideali”: “Hiç kimseyi üniversiteye taşımamak.” Sadece parası olan burjuva ve üst orta sınıf çocuklarını üniversite mezunu yapmak. “Hiç kimse” ya da “diğerleri” olarak geçen işçi ve emekçi çocuklarının ise “ara eleman” eğitimi neyine yetmiyor?

    YÖK'ün yeni saldırı konseptine hızlı başlayan Özcan'ın söylediklerine tepkiler de gecikmedi. Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, “Vahşi kapitalist sistemin önerisi. ABD ve Türkiye'de kişi başına düşen pay ortada. Türkiye'de yoksulluk diz boyu. Gelir düzeyinin adaletsiz olduğu bir ülkede, üniversitelerin paralı hale getirilmesi sınıfsal ayırıma yol açar." açıklamasında bulundu. Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Alpaslan Işıklı ise, “Bu, öğrenciyi müşteri yapma yönündeki bir anlayışın belirtileridir. Sosyal devlet, okuyandan para almaz. ABD'deki sistemi taklit etmek için oranın olanaklarına sahip olmak gerek." dedi.

    Sanki bir “sosyal devlet” kalmış, sanki üniversite öğrencileri arasında sınıfsal kutuplaşma iyice belirginleşmemiş gibi! YÖK'ün yeni yönetimiyle artan neoliberal saldırganlığı, bu süreci mantıki sonucuna götürmeye çalışmaktadır. Özcan, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin “emekçilerin üniversite neyine” politikasının pervasızlaşan icracısıdır sadece.

    Özcan'ın birkaç gün önceki “asistanlar maaş almasın, asistanlık süresi emekliliğe sayılmasın, öğretim üyelerinin emeklilik yaşı 70'e çıkartılsın” türünden açıklamaları da, öğretim üyeleri ve asistanlar derneklerinden büyük tepki almıştı.

    Fakat bu pervasızlık, artık “açıklamalarla” yanıtlanacak gibi değil. Sıra şimdi, bu pervasızlığı öğrencilerin, öğretim üyelerinin, asistanların, üniversite işçi ve emekçilerinin birleşik mücadelesiyle, eylemleriyle yanıtlanmasında. Sıra Genç-Sen'in kendini eylemlerle ortaya koymasında, üniversite öğrenci, asistan, öğretim üyesi, işçi dernek ve sendikalarının birleşik eylemler örgütlemesinde. Kölece Çalışmaya, Kölece Yaşamaya, Kölece Paralı Eğitime, Diplomalı İşsizliğe Hayır sloganlarının eylemlerle yükseltilmesinde!

    Kahrolsun kapitalizm, kahrolsun YÖK!
    Üniversitelerde Amerikan sistemine hayır!
    Herkese iş, parasız sağlık ve eğitim güvencesi!
    Sağlık ve eğitimde vites büyüten saldırılara karşı sokağa, eyleme, genel greve!

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 22/3/2008 - yurt manzaraları
  • Yurt manzaraları

    Kuşadası Öğrenci Birliği yurttaki sorunlarını bizimle paylaşıyor. Kulak veriyoruz:

    Merhaba, bizler eğitim hayatımızın bu şekilde daha da iyi olacağını söyleyen kandırılmış ailelerimizin isteğiyle ak sakallı öğretmenlerimizin açtığı yurtlarda hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz.

    Bugün okullarımızdaki dayatmalar yetmiyormuş gibi bir de kaldığımız yurtlardaki dayatmaların altında kalıyoruz. Anne ve babalarımızın o iyi dedikleri hocalar, yani yurt içinde "abilerimiz ablalarımız" bizi makinalaştırmak ve birer gerici faşist yapmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Örnek mi?

    Onların okudukları haricinde farklı kitaplar okumak, onların dinledikleri haricinde müzik dinlemek, onların günah dediği şeyleri giyinmek yasak!

    Tatil günlerinde hakkımız olan izin kısıtlı. Hele bir de "abilerin ablaların" gözünde kötüyseniz, (yani dindar değilseniz) o zaman izninizi de kullanamadığınız zamanlar oluyor.

    Böyle bir alanda siyaset konuşmaksa sizin de tahmin edebileceğiniz gibi tamamen yasak.

    Bir de İzmir Bağarası'nda Ay Öğrenci Yurdu'nda telefonlar toplanır olmuş. Sebep ise kadınların telefonu erkek arkadaşlarıyla iletişim aleti olarak kullanması!
    Mazaret muhteşem, iletişim yasak. Hem ailenizden uzaksınız, hem de arkadaşlarınızdan.

    Buradan çıkacak öğrenci bu şekilde yetiştiği için hayatı boyunca bu tür yasakları kendi çocuklarına da uygulayacak. Dini bütün, devlete millete hayırlı bir evlat, anneye babaya saygılı bir insan olacak: müzik dinlemeyerek, kitap okumayarak, farklı giyinmeyerek, farklı ırklara düşman büyütülüp "din birleştiricidir" diyerek, ders çalışmak dışında her türlü sosyal faaliyet hakkından yoksun kalarak...

    Biz de buradan şunu söylüyoruz: hiç kimse bu şekilde olmayacak; çünkü özgürce giyinecek, özgürce okuyacak, özgürce düşünecek. Vatanı sevmek bu şekildeyse de evet hepimiz vatan hainiyiz!
    Yarın okullarımız açılıyor. Hepimize hayırlı olsun.

    KUŞADASI ÖĞRENCİ BİRLİĞİ

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Ogrenci Birliklerinde Haklarımızı savunmaya !!!!!

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • RSS

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • galatasaray
  • Gezgin İstanbul
  • firat
  • pirsultan
  • asivemavi36
  • besiktas
  • aleviyol
  • manisaemek
  • nuwal
  • adadergisi
  • kitapnehri
  • 1001kopru
  • 3yurek
  • Sayfa: 1 - Toplam: 2
    | Sonraki Sayfa